Loader

İdlib’de Son Gelişmeler ve Bölgenin Geleceğine İlişkin Değerlendirmeler

Gün geçmiyor ki İdlib’de yeni bir gelişme yaşanmasın. Ancak konuyla ilgili güncel gelişmeleri takip edebilip isabetli değerlendirmelerde bulunabilmek için öncelikle meselenin evveliyatından başlanarak ele alınmasında fayda var.

Bilindiği üzere, 22.10.2019 tarihinde Rusya ile gerçekleştirilen Soçi mutabakatı kapsamında sınırın 10 km güneyine kadar olan kısımda iki ülkenin güvenlik güçlerinin ortak devriyesi gerçekleştirilmeye başlanmıştı. Her ne kadar mutabakatta ülkemiz tarafından ısrar edilip kabul ettirilen güvenli sınır mesafesi olarak 30 km belirlenmişse de devriyelerin 10 km güneyde gerçekleştirilmesi hususunda anlaşma sağlandı. Mutabakat sonrasında Arap Baharı ile kendi koltuğunu adeta Rusya’nın güvencesi altında bulunduran Beşar Esad ise bu mutabakatın geçici olduğunu ve devriyelerin de düzenli olarak devam etmeyeceğini iddia etmişti. Ortak devriye gerçekleştirilen bölgelerde kimi zaman Suriye Ordusu mensuplarının görüldüğü ortaya çıkmış ve güvenlik güçlerimiz tarafından ortak devriyelerin ilk zamanlarında 18 rejim askeri esir alınmıştı. Ancak Rusya, bölgede Suriye güçleri ile gerçekleştireceğimiz bir savaş senaryosunun ülkemizin lehine neticelenmesi ve bölgedeki piyonunu kaybetmekten imtina ettiği için Suriye güçleri ile bizim doğrudan savaşmamızı desteklemiyordu.

Belirtilen tarihten günümüze kadar zaman zaman gerginlikler devam etse ve sınır birliklerimize taciz ateşi açılsa da karşılığının misli ile verildiği de aşikar. Özellikle 2020 Şubat aylarında gerçekleşen taciz ateşleri oldukça sert bir şekilde karşılık alsa da Suriye ordusu mensubu görünümlü ancak Rus desteğini aldığı aşikar olan birlikler tarafından 28.02.2020 tarihinde ağır bir saldırıya maruz kaldık. Akabinde ise cevabını kat ve kat verdiğimiz operasyonlar ile Suriye güçlerine ve dolaylı olarak Rus birliklerine uyarıda bulunuldu. Böylece, Rusya’nın Suriye ile ülkemizi karşı karşıya getirmeme politikası bir süreliğine askıya alınmış gibi gözüküyordu. Bunun üzerine verilen şehitlerimizin bedelini ödetmek ve bölgedeki huzuru temin edebilmek için başlatmış olduğumuz Bahar Kalkanı harekatının henüz ilk gününün neticesi olarak 4 tank, 5 top/ÇNRA, 3 tanksavar silahı, 8 askeri araç, 2 doçka yüklü pikap, 2 zırhlı muharebe aracı imha edilmiş, 184 Rejim askeri de etkisiz hale getirilmişti. Söz konusu hızlı ve ani kayıplar ile Rusya’nın en baştan beri istemediği Suriye güçleri ile karşı karşıya gelmememiz için tasarladığı ilk planını tekrar tedavüle sokmak zorunda kaldı. Putin, geç kalması halinde bölgedeki piyonları ve ABD desteği (ya da kösteği) olmadan operasyon yürütmeyi göze almış Türk askeri karşısında bilhassa uluslararası kamuoyunda oldukça müşkül duruma düşebileceğinin bilincindeydi.

Netice olarak 5 Mart tarihinde Moskova’da gerçekleştirilen ateşkes anlaşması imzalanmış oldu. Bu ateşkes metni ise temel ve net kaideler ihtiva etmekte idi. Ateşkes ile mutabık kalınan şartlar aşağıdaki gibiydi:
“İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesindeki Durumun İstikrarlaştırılmasına İlişkin Muhtıraya Ek Protokol, Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu, ateşkesin uygulanmasına garantör olarak, Suriye Arap Cumhuriyeti’nde Gerginliği Azaltma Bölgeleri Oluşturulmasına İlişkin 4 Mayıs 2017 tarihli Muhtıra ve İdlip Gerginliği Azaltma Bölgesindeki Durumun İstikrarlaştırılmasına İlişkin 17 Eylül 2018 tarihli Muhtıra’yı hatırda tutarak, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan kuvvetli taahhütlerini yineleyerek, Terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması yönündeki kararlılıklarını yinelerken, sivillerin ve sivil altyapının hedef alınmasının hiçbir şekilde mazur görülemeyeceğini kabul ederek, Suriye ihtilafının askeri çözümünün olamayacağının ve ihtilafın yalnızca Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde, Birleşmiş Milletler’in kolaylaştırıcılığında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğinin altını çizerek, İnsani krizin daha da kötüleşmesinin önlenmesinin, sivillerin korunmasının, ihtiyaç sahibi tüm Suriyelilere önkoşulsuz ve ayrım gözetmeksizin koruma ve insani yardım sağlanmasının, keza ülke içinden yerinden edilmelerin önlenmesi ile mültecilerin ve ülke içinde yerinden edilen kişilerin güvenli ve gönüllü olarak Suriye’deki asıl ikamet yerlerine geri dönüşlerinin kolaylaştırılmasının önemini vurgulayarak, Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

  1. İdlib gerginliği azaltma bölgesindeki temas hattı boyunca tüm askeri faaliyetler 6 Mart 2020 tarihinde saat 00:01’den itibaren durdurulacaktır.
  2. M4 karayolunun kuzeyinde 6 km ve güneyinde 6 km derinliğinde bir güvenli koridor tesis edilecektir. Güvenli koridorun işleyişine dair ayrıntılı esas ve usuller, Türkiye Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu Savunma Bakanlıkları arasında 7 gün içinde kararlaştırılacaktır.
  3. Türk-Rus ortak devriyeleri, 15 Mart 2020 tarihinde M4 karayolunun Trumba’dan (Serakib’in 2 km batısı) Ain-Al-Havr’a kadar olan kesimi boyunca başlatılacaktır. İşbu Protokol, imzalandığı anda yürürlüğe girer.”

Söz konusu ateşkes anlaşması ile her ne kadar bir süreliğine sakinleşmiş gibi gözükse de anlaşmadaki hükümlerin tatbikatının tesis edilebilmesi için sözleşilen 10 Mart 2020 tarihine kadar dahi Suriye rejim güçlerinin TSK kuvvetlerimizi taciz etme amacıyla kah ikmal kamyonumuza kah gözlem noktalarımızın yakınlarına taciz ateşi açtığı tespit edildi. Buradan görüleceği üzere Rusya, Suriye rejim güçleri kanalı ile ülkemizi taciz etmeye ve ateşkes maddelerini kasten ihlal ettirme pahasına çalışmaya devam ediyor. Savunma Bakanlığımız ve TSK güçlerimiz tarafından yapılan açıklamalarda ise, bu durumun şimdilik sağduyu ile karşılandığı ancak muhtemel bir kaybın yine yaşanması neticesinde öncesinde olduğu gibi misliyle karşılığının verileceği hususuna da parmak basılmadan geçilmiyor.

Bu zamana kadar bölgedeki karışıklıkların baş aktörü olan ABD ise olayları şu anda uzaktan müşahede ediyormuş gibi gözükse de yalnızca bayraklarının orada olmadığı herkesçe biliniyor. Ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyanın gösterdiği en önemli külfetler ise; hem Müslüman çoğunluklu hem köklü bir tarihe mensup hem de böylesine kıymetli topraklarda konuşlanmış olmamızın getirdiği uluslararası kamuoyundaki yalnızlıkla başa çıkmak zorunda olduğumuz gerçeği… İşte şu an da tam olarak bu konumdayız. ABD, bölgeden çıktığını ve NATO müttefiki olarak Türkiye’nin barışı gerektiğinde askeri güç ile temin edeceğini belirtti. Ancak kundaktaki bebeğin dahi bildiği üzere ABD’ye ait petrol sahalarının neredeyse tamamını güvene aldığı ve bölgede az sayıda bulunan güçlerini ise buraları müdafaa için tuttuğu aşikar. Bunun yanında ne zaman ki Rusya ile kalan petrol sahalarının taksimi için ihtilafa düşerse işte sesleri yine fazla çıkmaya başlayacak. Tabi petrol sahaları dışında çok daha büyük gayelerinin olduğu hepimizce malum olsa da ona da birazdan değineceğim.

Rusya ise, baştan beri Akdeniz sınırlarına inmeyi şiar haline getirmiş bir ülke olarak idealine her zamankinden çok daha yakın ve şu ana kadar birebir çatışma ilkesini benimsemeseler bile gerekirse bunu göze alabileceklerini en küçük fırsatta dile getirmekten çekinmiyor. Kaldı ki, şu ana kadar ülkemizle birebir çatışmaya girmemiş olsa da Suriye rejim güçlerine gerek askeri teçhizat gerek teknolojik ve eğitimsel yardımda bulundukları ise malum. Hatta Rusya, Suriye Rejim güçlerini adeta söz dinlemeyen yaramaz bir çocuk gibi yeri geldiğinde arka planda tutmaya gayret gösteren bir baba, yeri geldiğinde de sanki çocuğu üzerindeki hakimiyeti sağlayamamış habersiz bir baba gibi davranma rolünü de şu ana kadar çok iyi oynuyor. Yukarıda bahsedilen olayların örgüsünden de fark edileceği üzere Rusya her zaman koruyucu devlet gibi anlaşmaları Suriye adına gerçekleştirse de yeri geldiğinde sanki Suriye üzerinde hiçbir nüfuzu yokmuşçasına Suriye tarafından saldırıların gerçekleşmesine göz yumuyor…

Anadolu topraklarına geldiğimiz 1071 yılından beri Batı devletlerine karşı hep yalnız kalan ülkemiz bu sefer de yine aynı durumla karşı karşıya. Türkiye’nin geleceğini yalnızca Türkiye belirleyebilecek. Güçlü ülkelerle ittifak hülyaları, uygulamada bizi her zaman yarı yolda bırakacak ve kalan yol toplam mesafenin kat edilmesinde en önemli mihenk taşlarından birisi olacak. Bu yüzden eskiden de olduğu gibi içinde bulunduğumuz durumdan kendimizi ve ülkemizin geleceğini kurtarmamızın tek yolu varlığımızı orada ne pahasına olursa olsun son anımıza kadar sürdürmek olmalıdır. Türkiye mevcut konjonktürde büyük güçlerle ittifak yapacak çıkarlara hissedar olmadığı için haklı mücadelemizin tek neferleri yine kendi Mehmetçiğimiz olacaktır. Bu ülkenin vatandaşları anasız-babasız kalmayı göze alsa da ülkesi ve inandığı liderleri için canlarını göz kırpmadan feda etmeye hazırdır. Batı ülkeleri ise bu anlayışın emsallerine yüz yıllardır şahitlik etmeleri sebebiyle olsa gerek ülkemizi bu harekatlarda hiçbir zaman net olarak karşılarına alamamaktadır. Unutulmamalıdır ki, asıl hedef sadece petrol ve doğal kaynaklar asla değildir. Kökeni yaklaşık 150-200 seneye dayanan bu projelerin esas gayesi İran’dan, Irak’tan, Suriye’den ve Türkiye’den alınan topraklarla sözde bağımsız bir Kürt devleti ihdas edip Türk devletini olabildiğince sıkıştırıp kabuğunda parçalamaktır. Bu sayede hem Orta Doğuda tarihi ile nam salmış bir tehdit ortadan kalkmış olacak hem de gelecek 300 yıl boyunca mevcut güçlerini idame ettirecek kaynak ve zamanın tedarik edilmesi sağlanmış olacaktır.

Velhasıl kelam, köklü tarihi ve kadim gelenekleri ile söz konusu planları engelleyip gerekli müdahaleleri gerçekleştirme yükümlülüğü ne yapılırsa yapılsın ne söylenirse söylensin yine Osmanlı Devletinin varisi olarak görülen Türkiye’mizin olacaktır. Bu bilinçle davranıldığı ve içerideki hainlerin tesirlerinin karşılıksız bırakılması neticesinde Türkiye Devleti, Atatürk’ün de dile getirdiği gibi ilelebet payidar kalacaktır.

Ahmet ÖZDEMİR

Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yaz